14 Eylül 2017 Perşembe

Umut


Kalbin derinliklerindeki o sıcacık güneşin adıdır Umut.
Eğer o güneş oralarda bir yerlerde her gün doğmasaydı, kalbi kapkaranlık olurdu insanın.
İçindeki rengarenk çiçekler bir bir solardı.
Her hücresi buz gibi olur ve donardı.

O güneş işte tüm fırtınalara rağmen insanı ısıtan,
Çiçeklerini büyüten, hatta coşturan,
İçini yaşama sevinciyle dolduran,
Saran,
Onaran,
Mucizelerin varlığına inandıran,
'Bu da geçer' diye sevgiyle fısıldayan...


Gri bulutlar o güneşi kapamaya çalışacak elbet.
Fırtınalar da olacak.
O sırada kapayın gözlerinizi
Elinizi kalbinize koyup biraz bekleyin.
Elinizi ısıtan şey kalbinizin güneşi işte.
Umut.




Denize bakınca geçen şeyler



Benim kalbim temiz.
Gerisi denize bakınca geçiyor zaten🙏

Sevdiğin şeylere bağlanmak önemli

İnsanın mutluluğu sevdiği şeylere bağlanmaktan geçiyor. 
Mesela okuduğun dergilere bile bağlanmaktan ve anlam yüklemekten bahsediyorum... 
Nisan gelsin istiyorsun yeni sayı çıkması için. Nisan'ına bir anlam daha yüklemiş oluyorsun. Bir güzellik, bir heyecan ve bir keyif daha🎈 
Yeni yıllara, yeni aylara, günlere ve anlara anlamlar yüklemek bizim elimizde. 

Yoksa Nisan, Mayıs, Haziran, Yaz, Kış, Yaş, Ömür hepsi geçip gidiyor...

Masal kahramanı

Hayatımda ilk defa sabah gün doğarken denize girdim. Herkes uyurken, yalnız.
Deniz kızı olduğumu hayal ettim yüzerken, alabildiğince açıldım. Ki hamileyken denizin ortasında ayağıma giren kramptan sonra boyumu ilk defa geçtiğimi farkettim. 
Ve bazı anların güzelliğinin, eğer gerçekten an'daysan-korkuların önüne geçtiğini de anladım🙌

Bir süre denizin üzerinde kıpırtısız, sırt üstü uzandım. Nefes alış verişimi dinledim. Kulakların suyun içindeyken çok değişik geliyor o nefes! Alıp verişine, verip alışına şükrediyorsun🙏
Kollarımı iki yana açtım teslimiyetle... Doğmakta olan güneşin gözünün içine içine bakarak söyledim tüm hayallerimiiii💕Altımdan geçen balıkların da duyabileceği bir sesle🙌

Telefonu, cüzdanı, kimliği herşeyi evde bırakmanın keyfini, huzurunu, özgürlüğünü, düşündüm. Sanki ayağımdan zincirleri çıkarmışım da o an da oracıkta denizin kucağına doğmuşum gibi.
Bir uzay aracı gelse denizin ortasından beni yapışkan yeşil bir ağ ile çekse alsa üzerimden kimlik çıkmayacakmış gibi, aidiyetsiz.

Bir köpek balığı ile karşılaşsam, "merhaba cnm" diyerek yanağından makas alabilecekmişim gibi umursamaz😌
Bazı hisleri tarif edebilmek için kesinlikle yirmi dokuz harf yetmiyor!
Ve hepsinin sonunda; 
Kıyıya var gücümle yüzmek için, şahane sebeplerim olduğunu hatırlayarak!🙏 ve bana daima şükredecek şeyler yaratan Yaratıcı'nın bana yaşattığı bu masalımsı sabah için şükürle!
Gün aydı!☀️☀️☀️ 

Şu an duşumu almış, saçlarımın şampuan kokusunun bile burnuma yapay geldiği bir an'dayım. Balkondan, az önce girdiğim denize bakıyorum. Kulağımda annemin, mutfakta yumurta çırpma sesi...
Deniz kızı kuyruğumu altımda toplamış oturuyorum. Biraz rahatsız ediyor fakat  mutluyum!🙏
Uzay aracının ihtişamını ve o tatlı köpek balığını " yaa keşke görseydiniz" diyorum başka birşey demiyorum. 

Güneş'in bana; hayallerimin -en azından- ilk sırada olanlarını gerçekleştirmek için söz verdiğini söylesem inanmazsınız biliyorum😉

Aslında her gün bir masal, eğer sen o sabah kahraman olmayı seçerek uyandıysan🎈

Çizgiyi aşmak

İlkokul'da yanımda oturan arkadaşım kalemle çizerek ortadan ikiye bölmüştü sırayı.
"Bu taraftan sonrası benim, sakın bu çizgiyi aşma!" demişti. 

O günden sonra kimseye karşı aşamadım o çizgiyi. Hep durdum baktım. Aşmak istesem aşardım tabi, ama o "dirsekle itilme hissini" sevmiyorum. 

Sonuçtan çok, o an ne hisettiğim önemlidir benim için. 
Çünkü herşeyi unutur, hissi hep hatırlarsın...💕

Düşünen kadın

"Ne düşünüyorsun?" diye sordu adam.
"Hamam böceklerinin neden kelebeklerden fazla yaşadığını" dedi kadın. 
"Haketmiyorlar" diye de ekledi.
Derin bir sessizlik oldu. 
Ardından da kahkaha.
Oysa hala düşünüyordu kadın...

Herşeyi düşünürler, herşeyi. 
Ahhh şu kadınlar!  Kadınlarımız...

Güzel balkonlu komşu

Bizim bir komşumuz var. Kendisi aynı festival filmlerinde oynayan o soğuk kadınlar gibi. Bakır saçlı, beyaz soluk tenli. Yüzü daima asık bir kadın.

Asansöre bineceğini gördüğü halde gözünün içine baka baka kapıyı kapatır mesela, sanki yeni cinayet işlemiş gelmiş de üstündeki kanlar görülmesin garipliğinde bir kapama ama, asansöre ayağını koysan o an o ayağı koparıp yine de seni almayacakmış gibi bir tavırla🙃
Ama bir balkonu var. Rengarenk saksılar, o şahane saksıların içinde rengarenk çiçekler, rüzgar çanları. Duvarda asılı deniz kabukları... Geçerken mutlaka gözü takılıyor insanın o keyifli balkona. 
Bugün eve dönerken yine kafam balkonuna doğru yükseldi kendisiyle göz göze gelince de "İyi bayramlaaaar" dedim gülümseyerek. Kaç kere tebessüm etmişimdir kendisine en ufacık bir karşılık alamamışımdır. O da ayrı. Baktı bana yine öyle tepkisizce, sonra içeri girdi. Nasıl bozuldum anlatamam!  Kapısını tekmeleyip o renkli saksıları kafasına geçirmek "Ya sen kimsin be, kimsin! demek istedim🖐 
Ama sonra insanların ne yaşadığını, ne yaşayıp da şimdiki gibi bir insan olduğunu-bilmeden sadece kendi tarafımızdan bakarak yargılamanın ne kadar yanlış olduğunu hatırladım. Tanımadığım insanlara öfkelenince hep onu düşünür, sakinleştiririm kendimi. 
Öyle düşününce  öfkenin yerini garip bir anlayış alıyor zaten. Bir ton senaryo geçiyor insanın kafasından. Sonra "neyse ne" deyip geçip gidiyorsun. 
Bu sefer geçip gitmedim ama. Gittim de yani, eve gelir gelmez bir kağıt aldım elime. Şu notu yazıp, kapısına bıraktım;

"Ben ruhunuzun da aslında en az balkonunuz kadar renkli olduğuna inanıyorum. 
Sizi gülümserken hiç görmedim. 
Ama gülümsediğinizde ne kadar güzel olduğunuzu tahmin etmek hiç zor değil😉 İnşallah ömrünüz boyunca daima gülümseyeceğiniz şeyler olsun hayatınızda. 
Tekrar- İyi Bayramlar❤️"

Ayna

Rahmetli babanneciğim pamuk gibi bir kadındı. Çok bakardı kendine. Çok şık giyinirdi bir kere. Evden çıkmadan hep boy aynasına bakardı. Okullar kapanınca her yere onunla giderdim ben. Çok gönlümü yapardı. Çok güzel sohbet açardı. Yolda dururdu bir anda "Eteğimin astarı sarkıyor mu?" diye sorardı. "Üf babanne sarkmıyor" dediğimi hatırlarım:) "Ben Ortaköy'de bir yürürdüm. Bütün Dereboyu bana bakardı. Hayır öyle güzel bir kadın değildim ama havalıydım. Deden çok yakışıklıydı, sarışın mavi gözlü boylu posluydu, bak ben bi lokmacığım. Havamı ve huyumu sevdi benim" diye başlardı söze. Alzeimer olduğunda da en çok bu cümleleri dinledik kendisinden...:( Bir de dedemden gizli Pfizer'ın sınavına girmiş, geçmiş, çalışmaya başlamış.  Dedem gelmeden eve gelir makyajını siler yemek yaparmış. Dedem çok sonra anlamış çalıştığını:) Bunu çok gururla anlatırdı. "Kadın istedikten sonra herşeyi yapar, herşeyi de idare eder" derdi. Sonra dedem, babannem 33 yaşındayken vefat edince de emekli olana kadar çalışmış. Yükselmiş, iyi yerlere gelmiş zamanla. Ama gece gündüz çift mesai... Yorulduğunda, çantasından arada aynasını çıkarır bakarmış...
Sonra sol tarafına felç geldi. Çok üzülür, ağlardı. Ayaklarına vurduğunu bilirim, yediremezdi kendine. O sırada yanına girdiysem, hemen silerdi ama göz yaşını.
"Yavrum ya sağ tarafıma olsaydı, bak sağ elim tutuyor. Her işimi görebiliyorum, şükür" derdi. Arada o bembeyaz sağ eliyle aynasına uzanır uzun uzun bakardı. 
Bir gün ben dışarı çıkarken beni çağırdı, küçük bir çanta aynası verdi. Ve Dedi ki;
"Bir kadının çantasında paradan bile mühimdir ayna. Paran yoksa aç gezebilirsin, susuz durabilirsin. Yolun çoksa dolmuşa binmeyiverir, yürüyebilirsin. Ama bunları yapabilmen için; önce çıkarıp bi kendine bakman lazım! Bak ben o aynaya bakarak babasız iki çocuk büyüttüm..."

13 Eylül 2017 Çarşamba

Sushi

Çantanı çıkarıp kenara koyduğunda, kartvizitlerini bıraktığında, makyajını silip, saçını dağıttığında, birinin kızı, birinin eşi, birinin annesi, birinin üstü, birinin altı, birinin komşusu olmaktan soyunduğunda geride ne kalıyorsa o'sun işte... 
O kadarsın. 
O gerçek sensin! 

Yani demem o ki; sen de o kadar çıplakken belki  sushi sevmiyorsundur, Bi daha düşün🎈

Laf lafı açıyor;)

Kendi kendine kaldığı anlarda ne kadar çok şey geçiyor insanın aklından. Hem de ışık hızıyla. Bir kahve içeyim dedim birşey düşünmeden, huzurla. Gel gör ki laf lafı açtı yine.

An'da kalmak diyorlar mesela, şu an olduğun yerde ne kadar var-sın? Sahi var demişken, varlık neydi? Ne diye var olmuştuk hepimiz. -Var demişken -bar kalmadı memlekette, şöyle düzgün eğlenebilecek...😌

Mesela şu an, aklından bir sayı tut desen, tutamayacak kadar yoğunum.

Siyahların arasına karışmış renkli

Karamsar insanlarla konuşurken, kendimi makinede siyahların arasına karışmış tek parça renkli gibi hissediyorum.... 

Ve ruhumun rengini solduran kalabalıktansa, -az- ama renkleri rengimi değiştirmeyeceklerle aynı makinede olmayı tercih ediyorum artık🙏🎨💕

Yapılacaklar Listesi

Bugün bir kağıt geçti elime; "İzlenecek filmler" diye. En az iki sene olmuştur yazalı. Bir tanesini bile izlememişim. 

İşte bu "yapılacaklar" ın biriktiği , ve belki de biriktiğiyle kaldığı çekmeceye Hayat deniyor. 
Sonra kapatıyor biri. Küt!! "Çekmecen doldu kardeş" diyor, "hadi güle güle"✈️ 
Yapılacakları ertelemeden yapmak lazım💕

Sarıl Bana (Kısa Öykü)




Aylardan Haziran. 15 Haziran.

Tam üç ay olmuş işten ayrılalı. Zaman ne çabuk geçiyor. Sanki daha hafta başında müdürle kapışıp istifa etmişim. 
Müdürlüğü batsın. Ne güzel haddini bildirdim ama. Az bile söyledim. Her işi ben yapayım takdiri teşekkürü Züleyha hanımlar alsın. 
Zaten ‘İş hayatında 15 yılda ne öğrendin?’ diye sorsalar. ‘Kadın kadınla çalışamıyor.’ Derim. Düpedüz kıskanıyordu beni.

Aman sabahın 8’inde ne diye aklıma geldiyse. Bir de neden hala işe gidecekmiş gibi erkenden uyanıyorsam? Alışkanlık işte, öyle kolay vazgeçilir mi? Sigara gibi, yalnızlık gibi, faturaları ödemek gibi bir şey olmuş erken kalkmak da benim için.
 
Gözüm saate ilişiyor. 45 dakika geçmiş yatakta öyle böyle diye diye. Kalkayım artık. Zaten güneş iyiden iyiye girdi içeriye. Keşke koridorun sonundaki odayı yatak odası yapsaydım. Öğlene kadar güneş almıyor orası ne güzel. Belki hazır işim gücüm yokken değiştirirm odaları.

 Hızlı kalkmayacağım, ağır ağır hareket edeceğim diyorum her seferinde şu yataktan kalkarken, ama bak yine kalktım. Alarmı kurmayı unutmuşum da işe yetişecekmişim gibi. Yahu ne bir kadınlık ne bir alım… Erkek gibi yataktan fırlayan kadın mı olur! Ah rahmetli anneciğim her şeyi öğrettin de bir kadınlığı öğretemedin bana. Gerçi nasıl öğretsin ki? 35 yaşında dul kalmış kadın, kendi bilmiş mi ki bana öğretsin?
 
O Züleyha kesin yavaş yavaş kalkıyordur yatağından ama. Önce elleriyle saçlarını geriye doğru savuruyordur. Sonra incecik ipek sabahlığını geçiriyordur üzerine, kollarını iki yana açıp ‘sarıl bana’ der gibi. Biz de biliyoruz öyle şeyleri de bir başına odada saçımı savursam ne olacak, savurmasam ne? Ama yok, yavaş kalkacağım bundan sonra. Başım dönüyor fırlayınca hem. 
Alışkanlıklar değiştirilebilir. ‘Yani insan istedikten sonra neyi değiştiremez ki?’ Bu cümle de o kişisel gelişim eğitimlerinden kaldı aklımda da bir faydasını görmedik onca kursun, nefesini kontrol etmenin faydaları falan. Daha yataktan kalkmasını kontrol edemeyen insan nefesini nasıl kontrol etsin zaten.
  
Koridora bir çerçeve asamadım. Şuradan her geçişimde aynı şeyi düşünüyorum. Çalışıyordum, hadi zamanım yoktu şimdi bahanemde yok. Yanımda biri olmadan, kendi fotoğrafımı asmak mı istemiyorum acaba? Hani ne bileyim yalnızlığı kabullenmiş gibi. Ne alakası var canım, yine uydurdum bir senaryo. Hayatımdaki her şeyi bu kadar detaylı düşündüğüm için boş kalıyor belki de hepsi, aynı bu duvar gibi.
   
Şu geçen sene Merve ile gittiğimiz butik otelde çekilmiş olan kırmızı elbiseli fotoğrafımı asayım bari. Dirseklerimi masaya dayamışım, hem kollarım açık ‘sarıl bana’ der gibi. Bir elimde çatal, bir elimde bıçak.  ‘Tabağımdaki et soğudu, çek artık!’ pozu.  Bir iki kilo daha daha zayıfım sanki orada. Masa başında elalemin parasını saymaktan oturduğumuz yerde kilo aldığımızla kaldık. Neyse iyi oldu çıktım işten. ‘Zaten hayalim değildi bankacı olmak.’ Diye sesli düşündüğümü farkettim yüzümü yıkarken.
  ‘Sahi, neydi senin hayalin?’ der gibi baktım başımı yavaşca kaldırıp aynaya. Cevap gelmedi.
    Bu ailemden kalan evde tek başıma mı ölecektim acaba? 
Kapı açıldığı anda; eski vitrin, küflenmiş parke, sırtı keselenmemiş ten, eski gazete kağıdı kokusu yayılan yaşlı evleri gibi mi kokacaktı bu evde? 
Doğum gününde düşünülmemesi gereken şeyler düşündüğümü fark ettim yüzümü kurularken. Bu havluları da değiştirme zamanı gelmiş de geçiyor. Sanki onlar 38 yaşına giriyor bugün. Kuru, semsert. İnsanın yüzünü acıtıyor.
Kapı mı çalıyor? Kim gelir ki bana bu saatte?
 ‘Geldim’
Osman Efendi’dir. Kim olacak ondan başka? Su isteyecektir apartmanı silmek için.
  ‘Yahu geldim!’
Ellerinde kocaman, pembe gül buketi olan şapkalı bir delikanlı duruyordu karşımda. Şapkasının siperliğini gözlerine kadar indirmişti.

‘Selen hanım mı?’
‘Evet Selen ben ama o çiçekler sanırım karşı dairede Sezen hanım var ona gelmiştir.’
‘Selen Karasoy?’ dedi. Burnunun üzerine kadar indirdiği şapkasını tek eliyle yukarı doğru iterek.
‘Benim, bana o zaman, kimden göndermiş?’
‘Bilmiyorum hanımefendi, siz şuraya bir imza atarsanız ben gideyim artık.’
Neden sinirlenmişti, haklı mıydı bilmiyorum. Haklıydı belki de. Kapıda saçmaladım durdum.
‘Kusura bakmayın.’ Diyerek imzaladım.
 Kapıyı kapadığım an, kıyıda balık bulmuş martı hararetiyle parçaladım çiçeğin üzerinde duran küçük zarfı. Şöyle yazıyordu;
  ‘İşten ayrılmasaydın bu çiçekleri gönderecek ve bu akşam yemek yiyebilir miyiz? Diye soracak cesaretim olmayacaktı. Doğum günün kutlu olsun! Kerem’
   Not elimde şaşkınlıkla kalakaldım. Okuduğumu anlamıyormuş gibi defalarca tebessümle okudum. O sırada ayakkabılığın üzerinde duran ve fazla yukarı astığım için parmak ucuma yükselmeden alt dudağımı göremediğim aynada kendimi gördüm. Gülüyordum. Parmak ucumda değildim. Dudaklarımdan değil gözlerimden anladım.
Saçlarımı aynı Züleyha gibi arkaya atarken yakaladım kendimi salona doğru ilerlerken. ‘Demek ki içimde varmış.’ Diye düşündüm gülümseyerek. 
Aklıma gelmişken; Züleyha’ya tüm kızgınlığım da geçti gitti elimdeki not kağıdıyla beraber. İyi ki tartışmışız yoksa işe ilk girdiği günden beri beğendiğim adam cesaret edemeyecekmiş açılmaya.
 
Çiçekleri masanın üzerinde, içinde su olmayan vazonun içine özenle yerleştirdikten sonra masada duran telefonumu aldım. Kerem’i aramam gerektiğini biliyordum ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Kurusun diye koltuğun üzerine serdiğim çamaşırları tam bir kadın nezaketi ve yavaşlığıyla itip kendime yer açtım. Kalbim niye böyle ilk aşkıyla öpüşmüş genç kız gibi çarpıyordu.
‘Ara ve bir anda konuş!’ diye motive ettim kendimi. İstifa ederken de ‘Gir ve bir anda konuş!’ demiştim. Ben de anlık yapılan şeyler işe yarıyor sanırım.

‘Alo, merhaba Kerem.’
‘Günaydın Selen, sesini duymak ne güzel, nasılsın?’
‘İyiyim, çiçeklerini aldım, biraz şaşkınım ve teşekkür ederim.’
‘Şaşırtttım sanırım seni, üç ayda hayatına biri girmemiştir diye umarak bir de yemek teklifi ettim aradan’
‘Evet ben de kabul etmek için aradım.’
‘Çok mutlu ettin şu an beni.’
‘Pembe gül sevdiğimi nereden biliyorsun bu arada, konuşmuşmuyduk?’
‘Konuşmamıştık, çalışma masanda duran güllü bir krem kutusu vardı, kokusunu seviyorsan kendisini de seviyorsundur diye düşünerek şansımı denedim sadece diyelim.’
‘Çok incesin ve yine şaşırttın beni.’
‘Üç aydır bekliyorum Selen, Bir bahanem olsun diye. Doğum günün kışın değilmiş neyse ki.’
‘Bekleyemezdim diyorsun sanırım?’
‘Hayır, beklerdim…’
‘Şey, şimdi yemek teklifine dönelim mi?’
‘Tamam, tamam konuyu kapatıyorum şimdilik. Senin için de uygunsa akşam 8 gibi alabilirim evden seni?’
‘Uyar, 8’de görüşürüz o zaman canım.’
‘Görüşürüz.’
    
Canım mı dedim ben kapatırken!?Demeseydim öyle keşke, meraklı gibi mi oldu biraz? Aman canım, neyse ne. O da krem kutuma kadar bakmış, aklında tutmuş ona göre güller göndermiş. Takılmamak lazım şu yaştan sonra böyle şeylere.  Her şey tamam da kalbime neler oluyor benim böyle? Akşam ne giyeceğim. Saçlarım. Kaşlarım. Bakımsız tırnaklarım…  Benim acilen kuaföre gitmem, tepeden tırnağa bakıma girmem lazım. Derhal hem de!

Hayat! Ne garipsin sen böyle.
Sabah 8’de nasıl uyanmıştım, akşam 8’de nasıl olacağımı düşünüyorum. Şu çiçeklerin içine su koyayım dur, uzun zamandır ilk defa çiçek almışım, kurumasın hemen. 
Bak yine fırladım oturduğum yerden. Ağır ağır hareket edecektim hani? Bazı alışkanlıklar değişmiyor gerçekten. 
Ama kollarım açık bu sefer hayata sonuna kadar,  ‘sarıl bana!’ der gibi.
 
 Kimbilir, tek fotoğrafımı asmaya elimin gitmemesinin de bir sebebi vardır belki…










12 Eylül 2017 Salı

Çay


Sıcak bir su.
İçine ne karışırsa ona dönüşüyor.
Mesela mis gibi bir çay💕

İnsanlar da böyle.
Bu sebeple, 
Kim ile karıştığın çok önemli🙌




Güzel olmaz mıydı?

Hanımeli mi? Yoksa Yasemin mi ekmeliydi evinin bahçesine...
Bu ikisinin kokusunu hep karıştırıyordu.
Pembe porselen saksılarda sakız sardunyalar ne güzel dururdu balkonda...

Küçük bir veranda mutlaka olmalıydı. Pazar sabahı kızarmış ekmek kokmalıydı sofra buram buram.🍞 
Oğlu papatya toplamalıydı ya da ne bileyim karıncaların peşine düşmeliydi.
Eşi hiç sevmemesine rağmen yıllardır olduğu gibi "sen içersen ben de eşlik ederim"demeliydi türk kahvesine💏 

Biraz da denize yakın olmalıydı, çok değil gözlerini kapatınca dalga sesini duyacak, kafası bozulunca çıplak ayak yürüyüp gelebilecek kadar...🙏


Oyun bitti

En guzel yıllarımın geçtiği okul, Moda'nın eeen güzeli!
O heybetli bahçesine, kermes kurulmuş, çayımı yudumlarken, standlarının birinde tas plaktan Nese Karabocek calıyor... 

Benim kulağımda ise teneffüs zili! 

Üzerine kalp cizdigimiz ağaçlarda hala duruyor bir takım bas harfleri! Keşke "aşk sanıp" zarar vermeseydik dedirtiyor insana:) İnsan herşeyi sonsuza dek sürecek sanıyor o zamanlar. O okul hiç bitmeyecek sanıyor mesela.

Her şey yerli yerinde dururken, senin ne kadar yol aldığını hatırlatıyor duran herşey.  Yaşlanmışım hissiyle doluyor insanın içi.
Tuhaf bir burukluk oluşuyor.

Gözlerini kapadığın anda;
Can arkadaşların kokusu ve hayalet kahkahalarla çınlıyor burası sanki.

Gözünü açtığında lacivert etek, beyaz gömlekle oturmadığını

Ve aslında hamile olduğunu farkedip gülümsüyorsun...

Neşe Karaböcek söylemeye devam ediyor; "Kapat kapatttt perdeleriii bu komedi oyun bitti"


Farkı görebilmek

Acaba, sıkışıp kaldığı için mi kurumuş.
Yoksa kuruduğu için mi sıkışıp kalmış?

Düşünürsen çok fark var.
İlki yanarak canlı canlı ölmek gibi.
İkincisi; öldükten sonra yanmak gibi...

 

 

Nefes almak için kaçtığım yerler belirliyor bazen ruh halimi.

 

Sürekli gittiğim bir yerse eğer; orada daha önce kurduğum hayaller, düşünceler, sevinçler belki üzüntüler; davetsizce sandalyesini çekip oturabiliyor masama.


"Merhaba sen mi geldin?" diyorlar. 

Tanıyorlar seni,  "iyiyim" desen de, iyi olduğun zamanları da biliyorlar çünkü. Saklanamıyorsun.


Bu sebeple ihtiyaç duyuyorum yeni yerler keşfetmeye. 

Hayat hikayesini bilmediğim, merak etmediğim, göz göze gelmek zorunda bile olmadığım çalışanlar ve masama oturmayan duygular olması; geçmişimi geride bırakıp, tertemiz bir sayfa açmışım hissi uyandırıyor💕





Sihirli Hamak

Sihirli bir hamak verilseydi. Saatlerce uzanıp gökyüzüne bakarak sallanabileceğin.

Kulağında en sevdiğin müzik. 
Çiçeklerin kokusu ile deniz kokusunu aynı anda soluyabilseydin mesela.
Harikalar diyarında gibi hissettiğin.

Bir yere yetişmek zorunda olmadan,
Kafandaki planların tek tek silindiği.
Sadece an'da olduğun.

Ve o sırada biri fısıldasaydı kulağına;

Dile benden ne dilersen diye!

Ne dilerdin?



Yabancı

Genelde kendi kendime konuşurum. Yüksek sesle düşünürüm. Bazen kaptırır ciddi sohbet ederim öyle bi ederim ki biri duysa deli der:) Hiç tanımadığım, yan masadaki insanlarla tüm hayat hikayesini öğrenip, tüm hayat hikayemi anlatacak kadar konuşurum🤗 
Bazen de hiç konuşmam... 
Sipariş verirken bile konuşmam. 
Sadece parmağımla gösteririm. 
Mesela az önce; Siparişim gelince "teşekkür ederim" dedim. 
"Konuşmayınca ben sizi yabancı sanmıştım" dedi çocuk servis yaparken. 

Hepimiz konuştuğumuz kadar tanıdık, konuşmadığımız kadar "yabancı" değil miyiz zaten? Herkese. Birbirimize. Kendi kendimize bile🎈

Sırlarım

Yolda yürürken ekmek vb birşey gördüğümde onun Allah tarafından bırakılmış bir tuzak olduğunu düşünüyorum. "Bakalım yerden alacak mı, almayacak mı?" gibi😁 Tabiki o tuzaklara düşmüyorum, alıyorum🖐 Yatarken karanlıkta gördüğüm eşyaları küçük cücelere ve tuhaf yaratıklara benzetiyorum, kalkıp ışığı açıp "Aaa bornozmuş yaa" demezsem uyuyamıyorum🙈 
Evde otururken kendi kendime "Şimdi 5'e kadar sayacağım, kalkıp mutfağın ışığını söndürmezsem, şu hayalim gerçek olmasın!" gibi küçük heyecanlar yaratıyorum😏 
Bazen kalbimi durdurma noktasına getirene kadar koşuyorum, sonra durup kalp atışımı kulaklarımda duymayı inanılmaz seviyorum, yaşadığımı o anlarda hissediyorumm💕
Birşeye çok üzüldüysem, o gün mutlaka çok sevineceğim birşey olacağına inanıyorum, olmazsa bi daha üzülüyorum😒
 Yunanca şarkı söylemeyi çok seviyorum, ama Yunanca bilmiyorum tamamını sallıyorum🙈 
Birine çok kızdıysam, zihnimde yüzünün dizilimini değiştiriyorum, mesela dudakları alnında olsaydı şimdi ona kızamazdım diye düşünüp dikkatimi başka yöne çekiyorum🙄 
Bi de bazı durumlarda Suskunluğum asaletimden kesinlikle değil, bi lafa bakıyorum laf mı diye, sonra söyleyene bakıyorum adam mı diye, sonra bi daha lafa bakayım diyorum falan filan derken konuyu unutuyorum🤔

Kalp yumruk kadar diyorlar

İnsanın kalbi yumruğu kadar olamaz. Bakıyorum da; mümkün değil bu.
Sırf içime attıklarım o kadardır benim...

Öğrendim


🎀Üzüntülerimi görmezden gelmeyi, sevinçlerimi taşıra taşıra yaşamayı öğrendim.
🎀Bağırarak şarkı söylemenin, kimseyi umursamadan dans etmenin insanı inanılmaz rahatlattığını, yüksek sesle kahkaha atmanın yanındakini de güldürdüğünü öğrendim☺️
🎀 Büyük konuştuğum şeyi yaşamadan ölmeyeceğimi;
🎀"Hayır" demeyi, "Olmaz" demeyi, bahane üretmeden sadece "Canım gelmek istemiyor" demeyi öğrendim🖐
🎀İyi yada kötü hiç birşeyin sonsuza dek sürmediğini, 🎀bazı şeylere verdiğim tepkinin o şeyin sonucunu asla ve asla değiştirmeyeceğini, dolayısıyla tepki vermemeyi😉
🎀Birine sinirlenince içimden 10'a, bazen 20'ye, bazen de sonsuza kadar saymam gerektiğini öğrendim:)☺️
🎀Soruların sadece bildiğimiz yerden değil, şimdiye kadar öğrendiğimiz her yerden çıkabileceğini öğrendim.
🎀Mevcut durumu Hakkıında söylenip, durumu değiştirmek için birşey yapmayan insanlar için kendimi yormamayı öğrendim.
🎀İşi düşünce arayan insanlara "caaanımmm ben de seni özledim" deme-meyi öğrendim.
🎀Öfkenin yaşlandırdığını, gülmenin gençleştirdiğini öğrendim.
🎀İnsanın kardeşiyle konuşamadığını yeri gelip dostlarıyla konuşabildiğini, Bu hayattaki en kıymetli şeylerden birinin aile, diğerinin dostluk olduğunu;
🎀Sevdiklerime alakasız yerlerde ve durumlarda bile "seni seviyorum" demeyi öğrendim.
🎀Anne olmayı!
🎀Ya tane tane pilav yapmayı bile öğrendim de;  Herkesi kendim gibi görmemeyi bir türlü öğrenemedim...

Mugejun




Hikayedeki kötü çocuklar

Ben çocuktum. Mahalledeki çocuklar güvercin mi kumru mu hatırlamıyorum, bir kuşun yuvasından yumurtasını almışlar. "Ne yapalım bunu, haşlayalım mı, ne çıkar içinden?" fln diyorlar. "Elime alıp bakabilir miyim?" diye sordum. Verdiler. 
Almamla var gücümle koşmaya başladım. Amacım yumurtayı kurtarıp yerine koymaktı.
Sonra ben koşarken o yumurta kaydı düştü elimden.
Hayatım boyunca  unutmadım kırılırken çıkardığı sesi... O çocuklar kadar kötü kalpli olmadım hiçbir zaman. Ama ben kırmıştım! Yine de o kuş beni affedecek diyordum.

Vicdan kelimesiyle o zaman tanıştım. Yaptığım her şeyde arada bir yokladım onu. Rahat mı diye?

Bazen kalbimiz iyilikle doluyken bile kırabiliyoruz. İyilikle ya da kötülükle yapmış olmak sonucu değiştirmiyor. 
Ha yumurta, ha kalp sonuçta farkeder mi? 
Önemli olan bile isteye kırmamak.
Vicdan rahatsa Allah affeder, insanlar affeder...💞 
Değilse; birilerinin hikayesindeki kötü çocuklardan biri olarak kalırsınız...

Mugejun