21 Nisan 2014 Pazartesi

Gri...



Gri en sevdigim renktir benim
Ne beyaz ne siyah...
Bahar gibidir gri
Ne soguk, ne sicak...
Gri' yi severim ben
Yakin bulurum kendime
Yumusak baslidir cunku o,
Kirmiziya da da uyar sariya da...
Gri gibi insanlarla anlasirim en cok
Keskin olmayan, baska renkleri bastirmaya calismayan
Diretmeyen, seni kendine uymak zorunda birakmayan
Naif, gururlu, asil, uyumlu...
Gri en sevdigim renktir benim
Pesinden de 'toz pembe' gelir...
Gerceklik istersem griye, 
Hayaller istersem toz pembeye bürünürüm bu yüzden...
Diger renkleri de severim elbet!
Ozellikle; Yagmurdan sonra 'bir arada' gordugumde...
Ama cabuk kaybolurlar iste...
Gidenler gokkusagi, kalanlar gri'dir bende!

Bu yuzden en cok gri'yi severim ben..

Muge✒️





15 Nisan 2014 Salı

Tanrı'ya mektup!




Hayatin icindeki rollerimize kendimizi oyle kaptiriyoruz ki, onlarin bizim gercek hayatlarimiz oldugunu dusunuyoruz. Bir yerlere yetismeye calismakla geciyor hayatimiz. Hayatin akisina oylesine kapiliyoruz ki, durup dusunecek, nefes alacak, ic sesimizi dinlemeye zaman ayiracak ve şükredecek kadar bos animiz kalmıyor. 
Tum bunlar yaşanırken karsimiza cikan insanlara sevgi duymayi unutuyoruz. Aksine ofke tasiriyoruz icimizden, ofkeyle besleniyoruz. Kendimizi ezdirmemek adina daha disli olmayi ogreniyoruz. Sevgiden uzaklasarak kendimize korunakli ve disaridan zarar almayacak sekilde ağlar örüyoruz. Kendimize potansiyel bir tehlike olacağını hissettiğimiz kişiye görünmeyen zehirli oklarımızdan fırlatıyoruz. Kimsenin ağlarımızdan içeri sızmasına, en içimizi, en zayıf halimizi görmesine izin vermiyoruz. Bir bir kapatıyoruz kalplerimizi. Robotlaşan bedenlerimizle günü bitirmeye çalışıyoruz. Gün bittiğinde kafamızı yastığımıza koyduğumuzda bile bir sonraki günün yapılacakları ile uykuya geçiyoruz.
Ani kaciriyoruz. Ani kacirdikca an'daki sevgiden ve an'daki guzelliklerden uzaklasiyoruz. Tesekkur etmeyi unutup, saygısızlığı karakter haline getiriyoruz... 
Kalabalık meydanlarda kostumleri farklı, fakat dışı bizim kadar ağlarla örülü yürüyen bedenlerle karşılaşıyoruz. Birbirine biraz yaklaşmaya başladıkça herkesin dışarıdan görünmeyen okları birer birer yerlerini alıyor. Atılması gereken an kollanıyor ve tehlike anında sevgiden tamamen uzaklaşmış bir şekilde saplamaya hazır hale geliyoruz. Ve kendi aramızda buna 'laf sokma' diyoruz. Bunu yaptıkça kendimizle gurur duyuyoruz bir de, hakkımı savundum, tam da yerine gelmişti, bir daha yapamaz diyoruz. Öfke taşıyor içimizden, zehir akıyor, kendimizi koruduğumuzu/savunduğumuzu düşünüyoruz...

Biz ne zaman bu kadar kötü olduk? Ne zaman sevgisizliğimizi bu kadar kabullendik? Başkalarını mutsuz etmek ne zaman bizi mutlu eder oldu? 

Yere düşen ekmeği öpüp başına koyan çocuklardık hepimiz...  Neden ve ne zaman bu kadar bile isteye körelttik o naif tarafımızı... 

Biz büyüdük ve kirlendi mi dünya? Hayır, biz kirlendik o oklarla...

Oysa dışarıdan kirli geldiğimizde eve, annemiz alırdı kapıda kucağına banyoya kadar taşırdı...

Şimdi al kollarına beni ve benim gibi düşünen çocuklarını Tanrım!
Ve taşı kucağında temizlenmemiz için. 
Yıka bütün içimizin kirini... 
Tüm zehirli oklarımı sana bırakıyorum. 
Sen koru beni... 
ve sen kullan bana gerektiği zaman benim için...

Çünkü ben artık hafiflemek istiyorum...








14 Nisan 2014 Pazartesi

Ey Özgürlük!


Nedir özgürlük?

Kocaman kafesteki bir kuş dilediği yere uçabildiğini, dilediği yerde uyuyabildiğini, dilediği zaman dilediği kadar beslenebileceğini düşünür... Mutludur, sabah şarkıları mırıldanır uyandığında, sevgi dolu bakar sahibine, şükürle!
Taa ki, kocaman kafesi pencerenin  önüne koyulana dek...

Dışarıda uçan kuşları gördüğünde kendisinin aslında ne kadar tutsak olduğunu görmesiyle değişir mutluluğu. Özgür olmadığını gördükçe, kafesi giderek küçülür gözünde. Yeni bir bakış açısı değiştirir özgürlük kavramını.

Kendimizi özgür sandığımız anları düşündüğümüzde aslında ne kadar tutsak, ne kadar bağımlı olduğumuzu görürürüz.

Bağımlılık varsa özgürlük yoktur. Aşk, iş, sağlık... Hepsinde bu böyle...

Mesela,

Elimize geçen maaşlarla dünyanın en özgür insanı olduğumuzu, dilediğimizi yapabileceğimizi düşündüğümüzde o güce farketmeden bağlanırız. Daha iyi yerlerde yemek yemek, daha iyi evlerde oturup, daha güzel arabalara binmek, dilediğimizi giyebilmek özgürlük gibi gelir. Bunlara tutunduğumuzda, giderek tutsaklığımız artar, korkularımız artar. Plazanın katları kariyer tutkusuyla yükseldikçe,pencerisinden aşağıya baktığımızda insanlar küçülür gözümüzde... Her canlıya bir 'kat' daha uzaklaşmak, ıhlamur ağacının kokusunu alamamak, yavru bir kediyi tepeden bakarak okşamadan sevmeye çalışmak, kendi çocuğumuzu bile sabah bir başkasına emanet ederek o yükselen katlara koşmak mıdır özgürlük? (iş)

Sevdiğimiz kişinin, istediği gibi bir insan olursak bizi daha çok seveceğini düşünürüz. Onun rutinlerine uymak, onun sevdiği şeyleri yapmak,  onunla bir vücut olmak ve nihayetinde onunla hayat kurmak... Özgürce verdiğimizi sandığımız kararlar aslında, bağımlılıklarımız, kaybetmekten korkmalarımızdır. Endişe ve korku varsa içinde ne kadar özgür olabiliriz bir ilşkide?
Bağımlılık varsa özgürlük yoktur, onsuz yaşayamam vardır....(aşk)

Ya da;  Kendi özgür irademizle sigara içtiğimizi düşünürüz, yaşımız sigara içmeye uygun ise 'özgürce' sigara içebiliriz, alkol kullanabiliriz, sağlıksız beslenebilir istediğimizi yiyebiliriz diye düşünürüz. Bu bizim en doğal, en kolay özgürlüğümüzdür. Zamanla sağlığımızdan birşeyler götürdüğünü farkettiğimizde artık eskisi kadar özgür değilizdir. Bağımlılık varsa özgürlük yoktur! (sağlık)

Bu tamamen o kocaman kafesteki kuşun, pencerenin önüne konulana kadar hissettiği özgürlüktür.

Başkalarının sunduğu imkanlar çerçevesinde kendini özgür sanmaktır, oyunun bir parçası olduğunun farkında olmadan  sevmediğin bir işte çalışmak, sevdiğin insan için kendini değiştirmek, özgür irade ile bağımlılıklar edinmek 'dilediğini yaptığını zannetmekten ibarettir.' ilizyondur.

Bence özgürlük;

Jean J.Rousseau'nun dediği gibi;

'İnsanın özgürlüğü, istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır.'


Müge






Kendini sevmekle basliyor hersey



Kendini sevmekle basliyor hersey, 
Sen kendini sevdiginde dogan gunesi seviyorsun cunku
Hayatin sana verdiklerini gormeye basliyorsun
Bir cicegi dalindan koparmadan koklamayi ogreniyorsun
Baskalarini sevmeyi ogreniyorsun
Yargilamamayi...

Sahi neden yargilar insan?
Insan, kendini sevmiyorsa yargilar inan...
Zihni guzellikleri gormeyi reddettigi zaman yargilar
Hem kendini
Hem digerlerini...
Oysa aynaya baktiginda gormez mi ne kadar kusursuz oldugunu?
Sukretmez mi?
Karsilastigimiz her insan ayna'dir aslinda, bakmasini bilene
Ya bir gercegi gostermek icin,
Ya da yoluna bir yansima tutmak icin...

Bu yuzden kosulsuzca sevmek lazim
Once kendini
Sonra hayatinda izi olan herkesi
Bir markete girdiginde calisanlara 'gunaydin' demek kadar basittir aslinda sevgiyi yaratmak
Tesekkur etmek kadar da kolay aslinda sevgiyi secmek..
Sen gunaydin demesen de o orada aksama kadar calisacak
Eger dersen, sen sevgiyi secmis olacaksin
Sevgiyi secenler de seni bulacak...Tum gun!
Oradan aldigin elmayi sevgi dolu almis olacaksin
Yerken sevgiyi hissedeceksin...

Bir de tam tersini dusun...

Iste bu sebeple;
Kendini sevmekle basliyor hersey