Aylardan Haziran. 15 Haziran.
Tam üç ay olmuş işten ayrılalı. Zaman ne çabuk geçiyor. Sanki daha hafta başında müdürle kapışıp istifa etmişim.
Müdürlüğü batsın. Ne güzel haddini bildirdim ama. Az bile söyledim. Her işi ben yapayım takdiri teşekkürü Züleyha hanımlar alsın.
Zaten ‘İş hayatında 15 yılda ne öğrendin?’ diye sorsalar. ‘Kadın kadınla çalışamıyor.’ Derim. Düpedüz kıskanıyordu beni.
Aman sabahın 8’inde ne diye aklıma geldiyse. Bir de neden hala işe gidecekmiş gibi erkenden uyanıyorsam? Alışkanlık işte, öyle kolay vazgeçilir mi? Sigara gibi, yalnızlık gibi, faturaları ödemek gibi bir şey olmuş erken kalkmak da benim için.
Gözüm saate ilişiyor. 45 dakika geçmiş yatakta öyle böyle diye diye. Kalkayım artık. Zaten güneş iyiden iyiye girdi içeriye. Keşke koridorun sonundaki odayı yatak odası yapsaydım. Öğlene kadar güneş almıyor orası ne güzel. Belki hazır işim gücüm yokken değiştirirm odaları.
Hızlı kalkmayacağım, ağır ağır hareket edeceğim diyorum her seferinde şu yataktan kalkarken, ama bak yine kalktım. Alarmı kurmayı unutmuşum da işe yetişecekmişim gibi. Yahu ne bir kadınlık ne bir alım… Erkek gibi yataktan fırlayan kadın mı olur! Ah rahmetli anneciğim her şeyi öğrettin de bir kadınlığı öğretemedin bana. Gerçi nasıl öğretsin ki? 35 yaşında dul kalmış kadın, kendi bilmiş mi ki bana öğretsin?
O Züleyha kesin yavaş yavaş kalkıyordur yatağından ama. Önce elleriyle saçlarını geriye doğru savuruyordur. Sonra incecik ipek sabahlığını geçiriyordur üzerine, kollarını iki yana açıp ‘sarıl bana’ der gibi. Biz de biliyoruz öyle şeyleri de bir başına odada saçımı savursam ne olacak, savurmasam ne? Ama yok, yavaş kalkacağım bundan sonra. Başım dönüyor fırlayınca hem.
Alışkanlıklar değiştirilebilir. ‘Yani insan istedikten sonra neyi değiştiremez ki?’ Bu cümle de o kişisel gelişim eğitimlerinden kaldı aklımda da bir faydasını görmedik onca kursun, nefesini kontrol etmenin faydaları falan. Daha yataktan kalkmasını kontrol edemeyen insan nefesini nasıl kontrol etsin zaten.
Koridora bir çerçeve asamadım. Şuradan her geçişimde aynı şeyi düşünüyorum. Çalışıyordum, hadi zamanım yoktu şimdi bahanemde yok. Yanımda biri olmadan, kendi fotoğrafımı asmak mı istemiyorum acaba? Hani ne bileyim yalnızlığı kabullenmiş gibi. Ne alakası var canım, yine uydurdum bir senaryo. Hayatımdaki her şeyi bu kadar detaylı düşündüğüm için boş kalıyor belki de hepsi, aynı bu duvar gibi.
Şu geçen sene Merve ile gittiğimiz butik otelde çekilmiş olan kırmızı elbiseli fotoğrafımı asayım bari. Dirseklerimi masaya dayamışım, hem kollarım açık ‘sarıl bana’ der gibi. Bir elimde çatal, bir elimde bıçak. ‘Tabağımdaki et soğudu, çek artık!’ pozu. Bir iki kilo daha daha zayıfım sanki orada. Masa başında elalemin parasını saymaktan oturduğumuz yerde kilo aldığımızla kaldık. Neyse iyi oldu çıktım işten. ‘Zaten hayalim değildi bankacı olmak.’ Diye sesli düşündüğümü farkettim yüzümü yıkarken.
‘Sahi, neydi senin hayalin?’ der gibi baktım başımı yavaşca kaldırıp aynaya. Cevap gelmedi.
Bu ailemden kalan evde tek başıma mı ölecektim acaba?
‘Sahi, neydi senin hayalin?’ der gibi baktım başımı yavaşca kaldırıp aynaya. Cevap gelmedi.
Bu ailemden kalan evde tek başıma mı ölecektim acaba?
Kapı açıldığı anda; eski vitrin, küflenmiş parke, sırtı keselenmemiş ten, eski gazete kağıdı kokusu yayılan yaşlı evleri gibi mi kokacaktı bu evde?
Doğum gününde düşünülmemesi gereken şeyler düşündüğümü fark ettim yüzümü kurularken. Bu havluları da değiştirme zamanı gelmiş de geçiyor. Sanki onlar 38 yaşına giriyor bugün. Kuru, semsert. İnsanın yüzünü acıtıyor.
Kapı mı çalıyor? Kim gelir ki bana bu saatte?
‘Geldim’
Kapı mı çalıyor? Kim gelir ki bana bu saatte?
‘Geldim’
Osman Efendi’dir. Kim olacak ondan başka? Su isteyecektir apartmanı silmek için.
‘Yahu geldim!’
Ellerinde kocaman, pembe gül buketi olan şapkalı bir delikanlı duruyordu karşımda. Şapkasının siperliğini gözlerine kadar indirmişti.
‘Selen hanım mı?’
‘Evet Selen ben ama o çiçekler sanırım karşı dairede Sezen hanım var ona gelmiştir.’
‘Selen Karasoy?’ dedi. Burnunun üzerine kadar indirdiği şapkasını tek eliyle yukarı doğru iterek.
‘Benim, bana o zaman, kimden göndermiş?’
‘Bilmiyorum hanımefendi, siz şuraya bir imza atarsanız ben gideyim artık.’
Neden sinirlenmişti, haklı mıydı bilmiyorum. Haklıydı belki de. Kapıda saçmaladım durdum.
‘Kusura bakmayın.’ Diyerek imzaladım.
Kapıyı kapadığım an, kıyıda balık bulmuş martı hararetiyle parçaladım çiçeğin üzerinde duran küçük zarfı. Şöyle yazıyordu;
‘İşten ayrılmasaydın bu çiçekleri gönderecek ve bu akşam yemek yiyebilir miyiz? Diye soracak cesaretim olmayacaktı. Doğum günün kutlu olsun! Kerem’
Not elimde şaşkınlıkla kalakaldım. Okuduğumu anlamıyormuş gibi defalarca tebessümle okudum. O sırada ayakkabılığın üzerinde duran ve fazla yukarı astığım için parmak ucuma yükselmeden alt dudağımı göremediğim aynada kendimi gördüm. Gülüyordum. Parmak ucumda değildim. Dudaklarımdan değil gözlerimden anladım.
‘Yahu geldim!’
Ellerinde kocaman, pembe gül buketi olan şapkalı bir delikanlı duruyordu karşımda. Şapkasının siperliğini gözlerine kadar indirmişti.
‘Selen hanım mı?’
‘Evet Selen ben ama o çiçekler sanırım karşı dairede Sezen hanım var ona gelmiştir.’
‘Selen Karasoy?’ dedi. Burnunun üzerine kadar indirdiği şapkasını tek eliyle yukarı doğru iterek.
‘Benim, bana o zaman, kimden göndermiş?’
‘Bilmiyorum hanımefendi, siz şuraya bir imza atarsanız ben gideyim artık.’
Neden sinirlenmişti, haklı mıydı bilmiyorum. Haklıydı belki de. Kapıda saçmaladım durdum.
‘Kusura bakmayın.’ Diyerek imzaladım.
Kapıyı kapadığım an, kıyıda balık bulmuş martı hararetiyle parçaladım çiçeğin üzerinde duran küçük zarfı. Şöyle yazıyordu;
‘İşten ayrılmasaydın bu çiçekleri gönderecek ve bu akşam yemek yiyebilir miyiz? Diye soracak cesaretim olmayacaktı. Doğum günün kutlu olsun! Kerem’
Not elimde şaşkınlıkla kalakaldım. Okuduğumu anlamıyormuş gibi defalarca tebessümle okudum. O sırada ayakkabılığın üzerinde duran ve fazla yukarı astığım için parmak ucuma yükselmeden alt dudağımı göremediğim aynada kendimi gördüm. Gülüyordum. Parmak ucumda değildim. Dudaklarımdan değil gözlerimden anladım.
Saçlarımı aynı Züleyha gibi arkaya atarken yakaladım kendimi salona doğru ilerlerken. ‘Demek ki içimde varmış.’ Diye düşündüm gülümseyerek.
Aklıma gelmişken; Züleyha’ya tüm kızgınlığım da geçti gitti elimdeki not kağıdıyla beraber. İyi ki tartışmışız yoksa işe ilk girdiği günden beri beğendiğim adam cesaret edemeyecekmiş açılmaya.
Çiçekleri masanın üzerinde, içinde su olmayan vazonun içine özenle yerleştirdikten sonra masada duran telefonumu aldım. Kerem’i aramam gerektiğini biliyordum ama ne diyeceğimi bilmiyordum. Kurusun diye koltuğun üzerine serdiğim çamaşırları tam bir kadın nezaketi ve yavaşlığıyla itip kendime yer açtım. Kalbim niye böyle ilk aşkıyla öpüşmüş genç kız gibi çarpıyordu.
‘Ara ve bir anda konuş!’ diye motive ettim kendimi. İstifa ederken de ‘Gir ve bir anda konuş!’ demiştim. Ben de anlık yapılan şeyler işe yarıyor sanırım.
‘Ara ve bir anda konuş!’ diye motive ettim kendimi. İstifa ederken de ‘Gir ve bir anda konuş!’ demiştim. Ben de anlık yapılan şeyler işe yarıyor sanırım.
‘Alo, merhaba Kerem.’
‘Günaydın Selen, sesini duymak ne güzel, nasılsın?’
‘İyiyim, çiçeklerini aldım, biraz şaşkınım ve teşekkür ederim.’
‘Şaşırtttım sanırım seni, üç ayda hayatına biri girmemiştir diye umarak bir de yemek teklifi ettim aradan’
‘Evet ben de kabul etmek için aradım.’
‘Çok mutlu ettin şu an beni.’
‘Pembe gül sevdiğimi nereden biliyorsun bu arada, konuşmuşmuyduk?’
‘Konuşmamıştık, çalışma masanda duran güllü bir krem kutusu vardı, kokusunu seviyorsan kendisini de seviyorsundur diye düşünerek şansımı denedim sadece diyelim.’
‘Çok incesin ve yine şaşırttın beni.’
‘Üç aydır bekliyorum Selen, Bir bahanem olsun diye. Doğum günün kışın değilmiş neyse ki.’
‘Bekleyemezdim diyorsun sanırım?’
‘Hayır, beklerdim…’
‘Şey, şimdi yemek teklifine dönelim mi?’
‘Tamam, tamam konuyu kapatıyorum şimdilik. Senin için de uygunsa akşam 8 gibi alabilirim evden seni?’
‘Uyar, 8’de görüşürüz o zaman canım.’
‘Görüşürüz.’
Canım mı dedim ben kapatırken!?Demeseydim öyle keşke, meraklı gibi mi oldu biraz? Aman canım, neyse ne. O da krem kutuma kadar bakmış, aklında tutmuş ona göre güller göndermiş. Takılmamak lazım şu yaştan sonra böyle şeylere. Her şey tamam da kalbime neler oluyor benim böyle? Akşam ne giyeceğim. Saçlarım. Kaşlarım. Bakımsız tırnaklarım… Benim acilen kuaföre gitmem, tepeden tırnağa bakıma girmem lazım. Derhal hem de!
Hayat! Ne garipsin sen böyle.
Sabah 8’de nasıl uyanmıştım, akşam 8’de nasıl olacağımı düşünüyorum. Şu çiçeklerin içine su koyayım dur, uzun zamandır ilk defa çiçek almışım, kurumasın hemen.
Bak yine fırladım oturduğum yerden. Ağır ağır hareket edecektim hani? Bazı alışkanlıklar değişmiyor gerçekten.
Ama kollarım açık bu sefer hayata sonuna kadar, ‘sarıl bana!’ der gibi.
Kimbilir, tek fotoğrafımı asmaya elimin gitmemesinin de bir sebebi vardır belki…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder